Cumartesi, Eylül 15, 2007

Reklam Ajansınız ile Asla Pazarlık Yapmayın!

Geçtiğimiz günlerde Reklamcılar Derneği bir reklam kampanyası başlattı. Kampanyanın özü, reklamverenlerin, reklam ajansları ile yaptıkları kıyasıya pazarlıkların, reklam ajanslarından almaları gereken hizmetin kalitesini düşüreceği yönünde.

Zaten uzun zamandır sektörün gündeminde olan bu konuya Reklamcılar Derneği'nin sonunda el atması pek de şaşırtıcı olmadı, hatta geç bile kalındı.

Bu sorunun kaynağı biraz eskilere dayanıyor aslında. Reklamverenler, 2001 yılında Türkiye'de yaşanan bol krizli günlerde reklam ajanslarından aldıkları desteği ya da bir başka deyişle tavizleri pek sevmiş olacaklar ki, o gün bu gündür bir türlü vazgeçemediler, vazgeçmek istemediler.

***

Bir ajansın "iyi" bir iş üretebilmesi için "doğru" yönetmesi gereken en temel iki kaynağı vardır: Biri zaman, diğeri de nitelikli iş gücü, yani insan kaynağı. Dolayısıyla maliyetlerini düşürmesinin de yolu, iş ve işgücü kalitesini düşürmekten geçer. Bu da, bir işe gerektiğinden daha az zaman, daha az emek ve daha ucuz işgücü ayırmakla mümkün kılınır. Bu süreç aynen bir müteahitin, işi ucuza getirmek için çimentodan çalmasına benzer. Siz binamı ucuza getiriyorum diye sevinirken bir bakarsınız ki iki gün sonra o bina başınıza yıkılmış. Aynı marka inşasında olduğu gibi.

İletişim sektöründe nitelikli işgücü, en genel anlamıyla, eğitimli, deneyimli ve yaratıcı insan kaynağı demektir. Diğer sektörlerde olduğu gibi bu sektörde de nitelikli insan kaynağı kolay bulunmaz ve ucuz hiç değildir.

Konuyu "daha farklı bir dille" özetlediğini düşündüğümden, bir süre önce elime geçen ve Burak Özdemir'in yazdığı "Tanrı'nın Doğum Günü" adlı romandan küçük bir alıntıyı buraya aktarmak istiyorum:

(...) Eğer, bir gün bir reklam ajansı ile çalışmak zorunda kalırsanız şunu çok iyi bilmelisiniz: AJANSLARLA ASLA PARA PAZARLIĞI YAPILMAZ. İhtiyacınız yaratıcılıksa, yaratıcılara istedikleri parayı ödemelisiniz. “Pazarlık” ve “pazarlama” kelimeleri biraraya getirilmemesi gereken iki kavramdır.. Eğer, paranız o ajansın istediği ücreti ödemeye yetmiyorsa, o zaman sizden daha az isteyen bir ajans bulup onların isteklerini kabul etmelisiniz. Ajansların en kutsal varlıkları, onlara istedikleri parayı ödeyen müşterileridir. Eğer, o grupta yer alamazsanız artıklarla beslenirsiniz. Size bir arsenik diyeti uygulanır ve cılız fikirlerle yaşamaya alıştırılırsınız. (...)

İşte Reklamcılar Derneği'nin kampanya ilanları:

Reklamcılar Derneği İlan

Reklamcılar Derneği İlan

Alırken Kazanmaya Çalışırken, Satarken Kaybetmeyin!

Konuya farklı bir açıdan daha bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de rekabet kendini göstermeye başladığından beri pek sık duyduğumuz bir klişe var: "Alırken Kazanmak". Milletçe öyle sevdik ki bu sözü, sürekli söyleyip durduk birbirimize "üstadım, alırken kazanacaksın bu devirde" diye. Bu sözün rekabetle birlikte yavaş yavaş dilimize yerleşmeye başlaması tabii ki tesadüf değil. Neden? Çünkü rekabet ile birlikte "satarken kazanmak" zorlaştı da ondan.

Rekabetle birlikte oyunun kuralları tümden değişmeye başladı. Artık ipler tüketicilerin eline geçmişti. Tüketici ise "iyi olan kazansın diyordu". Elbette "iyi" olan kazanacaktı ama bu arada "küçük" bir sorunumuz daha vardı, o da "iyi" olduğunu tüketiciye anlatabilmek ve sesini duyurabilmek sorunuydu. Ortalama bir tüketicinin her gün onbinlerce ürün ve marka mesajına maruz kaldığını düşündüğümüzde bu sorun hiç de küçük sayılmazdı tabii ki.

Aradan sıyrılabilmenin ve sesini duyurabilmenin de ötesinde, bugün "iyi" olmanın yolu kuşkusuz tüketicinin gönlünde "özel bir yer" edinebilmekten yani markalaşmaktan geçiyor. Başka bir deyişle, hedef müşterilerinizin sizi "iyi" olarak algılamalarını sağlamaktan. İşte "satarken" kazanabilmek için herşeyden önce bunu başarabilmek gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında tek başına "alırken kazanmak" da, bir işletme stratejisinin ötesinde bir çaresizlik unsuru olarak ortaya çıkıyor.

Yapılan bütün markalaşma, iletişim ve reklam yatırımlarının temel amacını işi daha kârlı hale getirebilmek yani "satarken kazanabilmek" oluşturur. Bir ajansla da bunun için çalışırsınız. Ürün veya hizmetlerinize değer katmak ve "satarken kazanmak" için.

Markanızın sağlam temeller üzerinde yükselebilmesi ve hedef kitlesi ile "etkili" bir iletişim kurabilmesi için "yaratıcı fikirlere" ihtiyacı vardır. Başkalarının söylemediği şeyleri başkalarının söylemediği şekilde söyleyebilmek için. Ajanslara ya da iletişim sektörünün diğer profesyonellerine çoğunlukla bunun için para ödersiniz. İşinizi daha kârlı hale getirebilmek, "satarken kazanabilmek" için.

Bununla birlikte, iletişim sektöründe doğru kişi ya da kurumlarla işbirliği yaptığınızda "bir atışlık bütçelerle bin atışlık etki yaratır" görece olarak az para ile çok iş yaparsınız.

Körün tuttuğunu bellediği misali "alırken kazanma" ezbercileri, iletişim sektöründe de aynı yöntemle pazarlama giderlerini düşürmek için ajansı ile pazarlık yapmaya ya da daha "ucuz" bir ajans bulmaya çalışırlar. Oysa giderleri azaltmaya çalışmanın iki temel amacı vardır, kârı maksimize etmek ya da rakiplerinden kaynaklanan fiyat baskılarından kurtulmak. Markalaşma ve iletişim yatırımlarının da aynı amaçlara hizmet ettiklerini tekrar etmeye gerek yok sanırım. Bu nedenle işin en ironik yanı da burasıdır zaten.

İletişim sektöründe "alırken" kazanmaya çalışmak, bindiğin dalı kesmeye çalışmakla aynı şeydir. Malzemeden çalmadan, iş ve iş gücü kalitesini düşürmeden maliyetleri düşürmek ve bu şekilde markaların ihtiyacı olan gerçek iletişim etkisini yaratabilecek "iyi" fikirleri üretmek neredeyse imkansızdır.

Sonuç olarak iletişim profesyonelleri ile alırken değil satarken kazanmak için çalışırsınız. Bunun tersini yapmaya çalışırsanız alırken de satarken de kaybedersiniz.

Bu yazıyı dilediğiniz bir sosyal paylaşım sitesine eklemek için tıklayın! Unique Brand Words yazılarını dilediğiniz bir RSS okuyucu ile takip etmek için tıklayın!



Çarşamba, Eylül 05, 2007

Mundu IM : Hayatımızdaki yeni "mesajcı"

Uzunca bir aradan sonra üzerimize çöken yaz rehavetinden kurtulmak için ufak ufak silkinmeye ve yeniden beyaz sayfalara dönüp ısınma turlarına başlamanın zamanı geldi artık.

Sezonun ilk konusu, tahminimce, çok kısa bir zaman içerisinde hayatımıza balıklama atlamaya hazırlanan entegre bir messenger uygulaması: Mundu IM yani Mundu Instant Messenger.

Her zaman söylüyoruz, geleneksel mecralar artık yavaş yavaş yerini yeni mecralara bırakmaya başladı. Teknolojinin her geçen gün daha fazla ivme kazanarak çığ etkisiyle ilerlediği günümüzde bunu görmemek, farkına varmamak imkansız. İnternet ve mobil iletişim, çoktan hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Dünya markaları sıralamalarına baktığımızda da zaten bunu rahatlıkla görebiliyoruz. İşte yazımızın konusunu oluşturan Mundu da bunlardan biri olmaya aday gibi görünüyor.

Bugün bilgisayarları ya da mobil cihazları ile internete bağlanıp da herhangi bir gerçek zamanlı iletişim uygulaması kullanmayan kimse kaldı mı? Bu alanda Microsoft'un meşhur MSN Messenger'ı neredeyse endüstri standardı haline gelmiş durumda. Eski popülaritesini yitirmiş gibi görünse de farklı ve kendine özgü özellikleri ile hala belirli bir kullanıcı kitlesine sahip ICQ'nun meşhur mesaj uyarı sesini bilmeyenimiz yoktur sanırım. Bunlara AOL Instant Messenger, Yahoo Messenger ve Google Talk'ı da eklediğimizde ortalıkta yeterince bir messenger uygulaması var gibi duruyor. Bu iyi bir şey tabii, isteyen istediğini seçer, yükler, kullanır. İşin iyi olmayan yanı herkesin aynı uygulamayı kullanmıyor oluşu ve sizin iletişim kurmak istediğiniz kişinin kullanmayı tercih ettiği uygulamaya sahip olma gerekliliğiniz.

İşte Mundu'nun öncelikle devreye girdiği ve çözüm sunduğu alan da burası: Sadece Mundu'yu kullanarak yukarıda saydığımız diğer bütün messenger uygulamaları ile gerçek zamanlı olarak iletişim kurabiliyor, bilgi ve dosya paylaşabiliyorsunuz. Üstelik bütün bunları ve çok daha fazlasını cep telefonlarınız üzerinden de gerçekleştirebiliyorsunuz. Mundu ile cep telefonunuzdan radyo dinlemeniz bile mümkün.

Aslına bakarsanız bu ve benzeri çözümleri sunan uygulamalar daha önce de ortaya çıkmıştı. Mundu'yu farklı kılan, sanırım bu uygulamayı biraz daha fazla iş dünyasına yönelik olarak geliştirmiş olması ve yine bu alanda özellikle cep telefonu, PDA vb. mobil plaformlar için web üzerinde çalışabilen son derece gelişmiş çözümler sunuyor oluşu.

Örneğin Mundu'nun arayüzünü marka ve ürünlerinize göre özelleştirebiliyor ve müşterilerinizle nerede olursanız olun iletişim kurabiliyorsunuz. Üstelik müşterilerinizin hangi iletişim uygulamasını kullandığı da pek bir önem taşımıyor bu durumda. Böylelikle müşterilerinizden oluşan online bir topluluk oluşturabiliyor ve müşterilerinizin bile, sizin iletişim ağınız üzerinde, kendi aralarında iletişim kurabilmelerine imkan vermiş oluyorsunuz. İşin en güzel yanı da bunları her zaman, her yerde ve her şekilde yapabiliyor oluşunuz. Dilerseniz bilgisayarınızdan, dilerseniz mobil cihazınız veya cep telefonunuzdan, dilerseniz de doğrudan web tarayıcınız üzerinden.

Bugün dünyada 1 milyarın üzerinde Instant Messenger hesabı olduğunu düşünürsek, Mundu'nun, müşterilerimiz ile iletişim kurmak için hiç de fena bir yol olmadığını daha iyi anlayabiliriz sanırım.

Bütün bu özellikleri ile Mundu, diğer messenger uygulamaları gibi ücretsiz değil ama neredeyse sembolik denebilecek bir fiyata sahip. Mundu'yu kullanabilmek için bir sefere mahsus USD 11.- ödüyorsunuz ve sonra hayatınız boyunca kullanıyorsunuz.

Geodesic adlı bir Hint firması tarafından geliştirilrek dünyaya sunulan Mundu hakkında daha ayrıntılı bilgi almak ve 5 günlük ücretsiz deneme imkanından yararlanmak isterseniz web sitesini ziyaret etmeniz yeterli.

Son olarak küçük bir bilgi: Mundu, latincede "Dünya" anlamına geliyor.

Etiketler:


Bu yazıyı dilediğiniz bir sosyal paylaşım sitesine eklemek için tıklayın! Unique Brand Words yazılarını dilediğiniz bir RSS okuyucu ile takip etmek için tıklayın!